
Yaşam süresini uzatmayı ve yaşlanmayı yavaşlatmayı vadeden longevity programları giderek daha fazla gündeme gelirken, bu imkânlara erişimin ekonomik koşullara bağlı olarak şekillendiği dikkat çekiyor. Güzellik endüstrisinden uzun yaşam teknolojilerine uzanan büyük bir sektörün vaadi hâline gelen genç kalma isteği, artık yalnızca bireysel bir tercih olmaktan çıkmış durumda. Akdeniz Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Gerontoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nilüfer Korkmaz Yaylagül, bu tablonun ekonomik eşitsizliklerle nasıl iç içe geçtiğini değerlendirdi.
Yaşlı kimdir? Tek bir tanım yok
Prof. Dr. Yaylagül, yaşlılığın tek bir tanımla açıklanamayacağını belirterek kronolojik, biyolojik ve sosyal yaşlılık kavramlarının birbirinden ayrı ele alınması gerektiğini ifade etti. Kronolojik yaşın yanı sıra biyolojik yaşın organ ve dokulardaki fonksiyonel değişimi, sosyal yaşın ise toplumsal rol ve statü değişimini ifade ettiğini aktaran Yaylagül, günümüzde ileri yaşlarda daha uzun süre aktif kalan bireylerin varlığı nedeniyle yaşlılık yaşının kavramsal olarak da değişime uğradığına dikkat çekti.
En yaygın kullanılan sınıflandırmaların Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü'nün 60 veya 65 yaş ve üzerini yaşlı olarak tanımlaması olduğunu belirten Yaylagül, bu sınıflandırmanın kronolojik yaşın ölçülebilir olması nedeniyle hem bilimsel hem de yönetsel açıdan işlevsel kabul gördüğünü söyledi. Üçüncü yaş kavramının bireylerin aktif yaşayabildiği, yeni şeyler öğrenebildiği ya da üretime katılmaya devam ettiği emeklilik sonrası dönemi; dördüncü yaşın ise bireyin bağımlı olmaya başladığı ve bakım ihtiyacının arttığı daha ileri yaşları tarif ettiğini de vurguladı.
Yaylagül, "yaşlı" ifadesinin bağımlılık ve hastalık gibi edilgen anlamlar taşıdığına dair güncel tartışmalara da değinerek bazı kesimlerin bu nedenle "yaş almış birey" ifadesini tercih ettiğini aktardı. Ancak kendisinin bu yaklaşıma katılmadığını, yaşlı ifadesini kullanmaktan kaçınmak yerine yaşlılığı anlatan negatif toplumsal algılardan kurtulmanın daha doğru olduğunu vurguladı. Japonya gibi ortalama yaşam süresinin çok yüksek olduğu ülkelerde 60 yaşın yaşlılık sınırı olarak geçerliliğini koruyamayacağını da sözlerine ekledi.
Yaşlılık bir hastalık mı? Bilim dünyasında iki farklı görüş
Yaşlılığın özellikle son yıllarda "tedavi edilebilir bir durum" olarak ele alınmaya başlandığını aktaran Yaylagül, bu tartışmanın bilim dünyasında iki ayrı kutba ayrıldığını belirtti. Geroscience yaklaşımının yaşlanmayı tedavi edilebilir bir durum olarak gördüğünü; bu görüşe göre epigenetik değişimler, inflamasyon ve hücresel yaşlanma gibi biyolojik belirtilere müdahale edilerek yaşa bağlı kronik hastalıkların ertelenebileceğini ifade etti. Diğer kutupta yer alan evrimsel biyologların ise yaşlanmanın bir hastalık değil, doğal bir süreç olduğunu savunduğunu; yaşlanma karşıtı müdahalelerin önemini kabul etmekle birlikte kavramsal olarak hastalıkla eşitlenmesinin bilimsel temelden yoksun olduğunu öne sürdüğünü aktardı.
Gerontologlar olarak yaşlanmayı bir hastalık olarak görmediklerini, bunu canlılığın doğal bir sonucu olarak değerlendirdiklerini ifade eden Yaylagül, bununla birlikte biyogerontolojinin kronik hastalıkların önlenmesine yönelik çabaları önemli gördüğünü de vurguladı.
Türkiye hızla yaşlanıyor: TÜİK verileri ne söylüyor?
Ömür uzunluğunun artmasına bağlı olarak tüm dünyanın demografik bir dönüşümle yüz yüze geldiğini belirten Yaylagül, bu olgunun doğum ve ölüm oranlarının azalması bağlamında nüfusta yaşlı oranının artmasından kaynaklandığını ifade etti. Bu durumun yalnızca sayısal bir değişim olmadığını; sağlık, bakım, sosyal güvenlik, aile yapıları, bireysel yaşam tarzları ve konut politikaları gibi pek çok alana yansıyan sosyal bir olgu olduğunu vurguladı.
Türkiye'nin de bu demografik dönüşümü hızla yaşadığını belirten Yaylagül, TÜİK verilerine göre 2025 itibarıyla 65 yaş üstü nüfusun toplam nüfusun yüzde 11,1'ini oluşturduğunu aktardı. Bu oranın 2100 yılında yüzde 33,6'ya çıkmasının öngörüldüğünü de paylaşan Yaylagül, Türkiye'nin bu gelişmeye hazırlıklı olması gerektiğini vurguladı.
Gençlik kültürü ve longevity endüstrisi birbirini besliyor
Tarihsel süreçte gençliğin her zaman kutsandığını, ancak geleneksel toplumlarda yaşlıların mülkiyetin ve tecrübenin taşıyıcıları olarak bir değer taşıdığını hatırlatan Yaylagül, meta üretimine dayalı kapitalist toplumlarda ise işgücü kaynağının gençler olması nedeniyle yaşlıların üretim dışı alanda kalarak değersizleştiğini ifade etti. Gençliğin üretkenlik, güzellik, başarı ve dinamizm gibi kavramlarla özdeşleştirilirken yaşlılığın bağımlılık, hastalık ve çirkinlik gibi kavramlarla nitelendirildiğini belirtti.
Bu bağlamda longevity teknolojilerinin de söz konusu kültürel zemine oturduğunu vurgulayan Yaylagül, bilimsel çalışmaların ömrü uzatmak için yollar ararken bu yolların çoğunlukla pahalı teknolojiler ve destekler gerektirdiğini aktardı. Hem popüler kültürün hem de longevity endüstrisinin birbirini besleyerek medya aracılığıyla yayıldığını, bilimsel çalışmaların umut verici olsa da uzun yaşam araştırmalarının da ticarileşmeye açık olduğunu ve kâr getiren bir ekonomik alana dönüştüğünü ifade etti.
Kadın bedeni özelinde de değerlendirme yapan Yaylagül, yaşlanmanın gençlik ve güzelliğin karşıtı olarak görüldüğü ataerkil toplumlarda kadın bedeni için yaşlanmayı önlemenin önemli bir çabaya dönüştüğünü belirtti. Kadın bedeninin genç ve dinamik olduğu sürece değerli, istihdam edilebilir ve sunulabilir görüldüğünü vurgulayan Yaylagül, gençlik kültürünün öylesine içselleştirildiğini ki kadınlar için ince kırışıklıkların bile müdahale edilmesi gereken şeyler olarak algılandığını ve anti-aging müdahalelerin bir tüketim sektörüne dönüştüğünü ifade etti.
Çifte risk: Yoksulluk ve yaşlılık bir arada
Longevity programlarına erişimin oldukça sınırlı ve ekonomik sermayeyle doğrudan ilişkili olduğunu vurgulayan Yaylagül, halk sağlığı savunucuları olarak sağlıklı yaşamın her şeyden önce bir yaşam hakkı olduğunu ve toplumun her bireyine ulaşabilecek olanakları içermesi gerektiğini savunduklarını aktardı. Sağlıklı yaşamın yaşam hakkının bir parçası olarak vatandaşlık hakkı kapsamında değerlendirilmesi ve bireylerin erişebileceği kaynakları içermesi gerektiğini de ekledi.
Yaşlanmanın önümüzdeki yıllarda toplumsal eşitsizliği körükleyici bir olguya dönüşme riskinin yüksek olduğunu belirten Yaylagül, TÜİK verilerine göre Türkiye'de 2025 itibarıyla yaşlı nüfusun yüzde 22,8'inin yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olduğunu, bu oranın yaşlı kadınlarda yüzde 23,6'ya çıktığını aktardı. Sağlık hizmetlerine, bakıma ve sağlıklı yaşam ortamlarına erişimin büyük ölçüde ekonomik sermayeye bağlı olduğunu vurgulayan Yaylagül, sınıflı toplumlardaki ekonomik ve sosyal eşitsizliklere yaşlılık eşlik ettiğinde bu eşitsizliğin katlanarak devam ettiğini ifade etti.
Bu durumu "double jeopardy" yani çifte risk kavramıyla açıklayan Yaylagül, bireyin yoksulluk riski varsa yaşlılığın bu riski daha da artırdığını belirtti. Yaşlılıkta gelirin düştüğünü, sağlık ve bakım ihtiyaçlarının arttığını, yaşlının iş piyasasından uzaklaştığını ve toplumun yaş ayrımcı tutumlarının bireyleri daha da dezavantajlı duruma düşürebildiğini aktardı.
Yaş ayrımcılığı anlamına gelen "ageism" kavramına da değinen Yaylagül, gençliğin yüceltilmesi, yaşlılığın negatif algılanması ve toplumdaki yaşlı oranının artmasının bu ayrımcılığı beslediğini ifade etti. Yaş ayrımcılığının insanlara yaşlarından dolayı farklı davranmak ve dışlamak anlamına geldiğini, bu durumun toplumsallaştığında yaşlılara insanca davranılmasını ve saygın biçimde yaşamalarını tehlikeye attığını vurguladı. Yaşlanma literatüründe bile "başarılı yaşlanma" ve "aktif yaşlanma" gibi kavramların başarılı ya da aktif olmayanı dışlamaya yönelik ikili yapılar yarattığı gerekçesiyle tartışıldığını ve ayrımcı bulunduğunu da sözlerine ekledi.
Sıkça Sorulan Sorular
Longevity programlarına erişim neden sınırlı?
Prof. Dr. Nilüfer Korkmaz Yaylagül'e göre longevity programları ve müdahalelerine erişim şu an için oldukça sınırlı olup ekonomik sermayeyle doğrudan ilişkili. Bu pahalı teknolojiler toplumun tamamına yayılabilecek nitelikte değil; aksine kâr odaklı uzun yaşam endüstrisinin bir parçası olarak sunuluyor.
Türkiye'de yaşlı nüfusun oranı nedir?
TÜİK verilerine göre Türkiye'de 65 yaş üstü nüfus 2025 itibarıyla toplam nüfusun yüzde 11,1'ini oluşturuyor. Bu oranın 2100 yılında yüzde 33,6'ya çıkması öngörülüyor.
Double jeopardy (çifte risk) kavramı ne anlama geliyor?
Çifte risk kavramı, sınıflı toplumlardaki ekonomik ve sosyal eşitsizliklere yaşlılığın eşlik etmesiyle bu eşitsizliğin katlanarak artmasını ifade ediyor. Yoksulluk riski taşıyan bir birey için yaşlılık bu riski daha da artırıyor; yaşlılıkta gelir düşüyor, sağlık ve bakım ihtiyaçları artıyor, birey iş piyasasından uzaklaşıyor.
Yaşlılık bir hastalık olarak mı değerlendiriliyor?
Bilim dünyasında bu konuda iki farklı görüş bulunuyor. Geroscience yaklaşımı yaşlanmayı tedavi edilebilir bir durum olarak ele alırken evrimsel biyologlar yaşlanmanın doğal bir süreç olduğunu ve hastalıkla eşitlenmesinin bilimsel temelden yoksun olduğunu savunuyor. Gerontologlar ise yaşlanmayı bir hastalık olarak değil, canlılığın doğal bir sonucu olarak görüyor.
Türkiye'de yaşlı nüfusun yoksulluk riski ne düzeyde?
TÜİK verilerine göre Türkiye'de 2025 itibarıyla yaşlı nüfusun yüzde 22,8'i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor. Bu oran yaşlı kadınlarda yüzde 23,6'ya çıkıyor.